15 Mayıs 2012 Salı

Hazıran Nâzır İslam Medeniyeti

İbn-i Haldun yeni bir ilim kurduğunu söyler: Umran İlmi.Peki nedir bu Umran ilmi?Tabi bu ilimden günümüzdeki adıyla bahsetmediğim için bir çoğumuz bu ilmi bilmediğini, ilk defa duyduğunu zannedecek.Aslında her insanın birkaç kelime dahi olsa bir şeyler bildiği, biz ilahiyatçıların ise ders olarak fakülte de eğitimini aldığı (benimse son zamanlarda üzerinde yoğunlaştığım), İbn-i Haldun’un tarih ilminin konusunu genişleterek ortaya çıkarmış olduğu, günümüzde ise Auguste Comte’un  isim babalığını yaptığı Sosyoloji’den bahsediyoruz.
İbn-i Haldun’un  Hint kumaşı haline getirmiş olduğu Umran ilmiyle Auguste Comte güzel bir elbise yapmış ve bunu Sosyoloji adıyla insanlığa sunmuştur.Peki bu ilim neden günümüzde “Umran İlmi” olarak değil de “Sosyoloji” olarak bilinir olmuş?Çünkü  biz geçmişte elimizdeki hazinenin, değerli kumaşın kıymetini bilmedik.İbn-i Haldun’un bizlere kazandırmış olduğu Umran ilmini geliştirmek, şekillendirmek için çaba göstermedik.Çünkü zor gelir bize uğraşmak, emek harcamak, uğraş vermek.Zamanımızı bu şekilde kullanmak, o kullanılan zamanı israf etmektir bizim toplumumuzda.

Elimizde var olanlar hep bu yüzden, değerini bilmediğimizden, çaba göstermediğimizden gitmedi mi zaten.Ben, sen, biz!Elimizdeki eşsiz kumaşı kullanmasını bilmezsek, o kumaştan harikulade bir elbise yapmak için kumaşın değerini daha da artırıcı bir çaba içerisinde olmazsak eğer ya elimizdeki kumaş zayi olur ya da değerini bilmediğimiz kumaşı elimizden alırlar, bizim yapamadığımız, yapmak için çaba dahi göstermediğimiz elbiseyi yaparlar.Sonra da bize getirip “bak bu bizim eserimiz” derler.Tabi bizde hemen alırız, bizim yapamadığımız, yapmak için çaba göstermeye üşendiğimiz elbiseyi.Hazıra nâzır bir toplumuz ya hani, biz uğraşmayalım da kim uğraşırsa uğraşsın, kim üretirse üretsin önemli değil.

Biz üretmek için çabalamayız, üretileni herkesten önce alır, hayatımızda yer edindiririz.Bize hazır olarak geleni geliştirmek için de bir şey yapmayız.Her zaman elimizdekiyle yetinir, daha güzele ulaşmak için rahatımızı bozmayız.Her adım da ileriye gitmek yerine olduğumuz yerde sayarız hep.Bu durağanlık sayesinde her geçen gün, her geçen saniye üreten değil, tüketen toplum olduk.Aslında hep bu noktada kaybettik.Hep “nasıl olsa birileri yapar” düşüncesi yer aldı zihinlerimizde.

Derslerimizde dahi böyle değil miyiz?Vize ya da final haftası yaklaşır ama bizde bu yaklaşımın bir belirtisi (ders çalışmaya dair bir görüntü) yoktur.Çünkü zihinlerimizde şu düşünce yer edinmiştir “Nasıl olsa birileri not çıkartır.Notu alır, ondan çalışırım.” O birilerinin biz olması için uğraş vermedik hiçbir zaman.

Keşke sadece yaşamımızı sürdürmek için gerekli olan şeylerde dışa bağımlı bir toplum olsaydık.Ama maalesef bizler fikirlerimizi oluştururken, düşüncelerimizi dile getirirken dahi dışa bağ(ım)lı bir toplum olarak yaşamımızı sürdürdük.Düşünceler,fikirler, dışarıdan ‘dikilmiş, giyilmeye hazır elbise’ gibi geldi.Bizlerse sorgulamadan, şikayet etmeden aldık, hayatımızda yer edindirdik bu düşünce elbiselerini.

Belki de bu kadar sözden sonra bana “çok ümitsizsin” diyeceksiniz.Teşbihte hata olmasın, hani bir tabir vardır “çıkmadık candan ümit kesilmez” diye.Tabi ki her zaman bir ümit vardır.Ancak İslam dünyasındaki her ferdin içinde ümit olsa dahi, o ümitlerin peşinden gitmedikçe, çaba göstermedikçe ümitler yeşermez.

Bir gün İslam dünyasının bu durağanlığı nihâyet bulacak, hazıra nâzırlık bitecek ve yetiştiren, üreten, kendi düşüncesini şekillendiren bir toplum olacaktır.O günün gelmesi içinse uğraşmak, çabalamak gerekir.

28 Şubat 2012 Salı

Çiçek Olurken Soldu Düşünceler

Bir iki gündür çevremdekilerle bir konu üzerin de fazlaca durdum.Görüşlerimizi söyledik, nasıl olması gerektiği, yanlışın nerede olduğunu konuştuk.Bu konuyu aklıma sosyoloji hocam getirdi aslında.Bir iki kere bu konu üzerine durduğunu gördüm.O kadar güzel ve derinlemesine anlatıyordu ki çok etkilendim.Bende nacizane bilebildiğim, anlayabildiğim ve anlatabildiğim kadarı ile düşüncelerimi aktarayım istedim.

Ama öncelikle küçük bir öz eleştiri yapmak istiyorum.Az önce baktım da en son yazımı 20 eylül tarihin de yazmışım.Koskoca 5 ay boyunca hicap duyarak söylüyorum tek bir yazı dahi yazmamışım.Bu çok, çok uzun bir süre ve sanırım bir bu kadar daha yazmasam az sonra anlatmaya çalışacağım konu da kendimi ifade etmekte fazlasıyla zorlanacaktım.Ki  şu an bu yazıyı yazarken de epey zorlandım.Koskoca 5 ay, yazmadan geçmiş.

Her neyse bu kadar öz eleştiri yeter sanırım. Bu zorlanma bana ders olsun da bir daha böyle uzun bir ayrılık girmesin yazılarla arama inşallah..

Bu sefer bahsedeceğim konu ilk yazılarım gibi öyle havadan sudan değil; dünden bugüne, hayatımızda ki göremediğimiz (belkide hayatımız da gizlenmiş) büyük bir hatanın anlatılması üzerine olacaktır. Büyük bir hata dedim. Çünkü bu hata bence öyle bir hata ki genç neslin yetişmesinde, yönlenmesinde büyük bir etken.Genç neslin yetişmesinde, yön almasında etkili olan bir hata fazlasıyla ciddi ve büyük bir hatadır.Bu hatayı büyüyen, yetişkin vasfını alan her insan yapıyordur tahminimce.

Nedir bu hata? Bu hata çocuklarımızın davranışlarını, kişiliklerini etkileyen yanlış bakış açısıdır.Bu söylemle tam anlaşılmadı sanırım. Şöyle izah edeyim, sınıfta öğretmensiniz ve öğrencileriniz sus pus olmuş öyle size bakıyorlar.Sizde tabi dersinizi anlatıyorsunuz.Sizin için o sınıftan daha iyi bir sınıf yoktur.Çünkü onlar hiç ses çıkarmayan, iyi öğrencilerdir size göre. Hatta bizim zamanımız da çiçek olun denirdi.İşte bizlere okullar da çiçek olmak öğretildi hocamın tabiriyle. Bu ülkenin insanı çiçek olarak içine kapanık yetiştirildi hep.Misafirliğe gidileceği akşam saatler öncesinden başlardı tembihler: -Misafirliğe gittiğimiz de ses çıkarma, etrafta dolanma, büyüklerinin sözlerine karışma, otur bir kenara. Çünkü sen daha KÜÇÜKSÜN!

Okula gidersin okulda da çiçek olmayı, sessizce durmayı öğrenirsin.Eve gelirsin ama evde söz hakkın yoktur.Çünkü sen KÜÇÜKSÜN!! Böyle büyür, böyle öğrenirsin. Küçüklükten kaybedersin söz hakkını.Biraz büyür üniversiteye gelirsin.Ee tamam büyüdün biraz, söyleyebilirsin artık düşüncelerini. Ama küçükken bana düşüncelerimi söylemeyi öğretmediler ki. Özgürce, korkmadan anlat içinden geçenleri demediler ki.Bana çiçek olmayı, içine kapanmayı, sessizce kenarda oturmayı öğrettiler.Ben bir şey düşünüp anlatamam ki.

Bazen içinden bir şey geçer ve söylemek istersin, ama sadece istersin bir türlü söyleyemezsin.Bizler hep bu şekilde büyütüldük.O yüzden hep içimize kapandık, anlatamadık düşüncelerimizi, anlatmak istediklerimizi.Biz de bir şeye itiraz eden ayıplanır, horlanır. Bu yüzden de söyleyemezdik içimizden geçirdiklerimizi, itiraz etmek istediklerimizi.

Bu ülkenin insanı hep böyle (çiçek olarak) büyüdü. itiraz edilen düşünceler hor görüldü.Çiçek olurken soldurdular düşüncelerimizi...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Hadi Git

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerine gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar.

Mademki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler;
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın;
Oysaki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki, pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiğim gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrüm yetmez.

Her darbene tahammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne?
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Mademki aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan!
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm!
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçırıyorum;
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum!

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git! ...
 
Cemal Safi

20 Eylül 2011 Salı

Gülü Dikenine Rağmen Sev..!

Benim için çok değerli insanlara gelsin..

Rabbim her zorlukta yardımcınız olsun.Her zaman huzurlu çıkış kapıları açmanıza yardımcı olsun inşallah.

Hayatımız da o kadar çok güzellik, bizleri hayata sımsıkı bağlayan o kadar önemli etken varken canımızı yakan bir iki dikene takılı kalıp canımızı sıkmayalım.Ne kadar dikenle dolu olsa da elimiz, gülün renginde ki güzelliği, kokusunda ki hoşluğu, manasında ki o eşsiz derinliği görmeye çalışalım.Ne kadar diken olursa olsun, o gül tutulmaya, koklanmaya değecektir. Hayatın yaşamaya değdiği gibi..Benim için hayat çok güzel. Çünkü bu yazıyı yazabiliyorum, görebiliyorum, yemek yiyebiliyorum.Hiçbir şeyim olmasa bile siz değerli dostlarım var.Bunun için HAYAT YAŞAMAYA DEĞER diyorum...

Rabbim bizleri güldeki dikenlere rağmen, gülün o muhteşem tadına varabilenlerden eylesin inşallah.Dua ile...

28 Ağustos 2011 Pazar

Mutluluğun Sırrı

Dünya fani, ölüm ani demiş ecdat.

Gerçekten de öyle, filmimizin ne zaman biteceğini bilmediğimiz şu fani dünyada , ne sonsuz hayatta ki güzelliklere ulaşmak için bir şey yapıyoruz, ne de bu dünya da mutlu olmayı biliyoruz. Oysa ki şu fani ömrümüzü güzel, huzurlu ve mutlu bir şekilde geçirmemiz çok kolay..

Şunu sakın unutmayın, Rabbim mutlaka hayatınızın bazı noktalarına sizleri mutlu edecek şeyler koymuştur. Arkadaş, şu an mutsuzsan eğer, bilki mutluluk noktanı göremediğindendir. Yaşamaya değer bir şey olmadığından, mutlu edecek bir şey olmadığından değil. Etrafına bak! Mutlaka oralarda bir yerde olmalı. Hiçbir şey göremedin mi? Al eline Kur'an'ını içten bir şekilde oku.. Sonra tekrar bak çevrene, yaşantına.Bilki bu sefer bulacaksın mutluluk noktanı.

Anlayabilene nefes almak, görebilmek, bu yazıyı okuyabilmek bile mutluluk verecektir. Çünkü her ne halde isen bileceksin ki senden kat kat kötü durumda olanlar var şu dünyada. Artık şükredeceksin, hamd edeceksin. Eminim ki herkesin hayatın da şükredeceği yüzlerce sebep var. Sen üç öğün yemek yiyen Emrullah!! Haline şükret, diğer tarafta kardeşin bir öğün bile bulamıyor...

Şükredin, hamd edin, dua edin.... Mutlu olmak için yüzlerce sebep varken, sizleri huzursuz eden bir iki sıkıntıda takılı kalmayın. Rabbim bizleri mutluluğu daim olanlardan eylesin inşallah. Ramazan bayramınız şimdiden mübarek olsun.. Dua ile...

16 Ağustos 2011 Salı

Dilenci Kız

Derler ya hani ramazan ayı bereket ayıdır, rahmet ayıdır diye. Bunun bereket ayı kısmını bu sene ki ramazan da daha iyi anladım. Evet ramazan ayı rahmet ayıdır, ibadetlerin bolca yapıldığı, kadir gecesi gibi önemli bir gecenin de için de bulunduğu müslümanlar için belki de en önemli aydır.

Peki ya bereket ayı olduğu kanısına nasıl vardım? Düşündümde ramazan çoğu kişi için bereket ayıdır. İbadet açısından düşünüldüğünde; gündüzleri vaktimizi oruç tutarak, mukabelelere gidere geçiriyoruz. Hatta ramazan ayındayız diye günah işlemekten sakınıyoruz. Geceleri ise teravih namazımızı kılıyoruz. İbadet açısından böyle bereketlidir ramazan. Bir tatlıcı için ramazan tatlı satışlarının iyi gitmesi demek.Bir fırıncı için ramazana özel pide çıkartıp onlarla ramazanın bereketinden faydalanmak demek...

Çoğu kişi için ramazanın getirdiği ayrı bir bereket var.Bu bereketten yararlanmak isteyenlerden özel, dikkatimi çeken bir kesimden bahsetmek istiyorum sizlere. Hemen hemen her caminin önünde bulunan genelde namazlardan hemen sonra ortaya çıkıp camilerin çıkış kapılarında tezgah açan dilenciler..Tezgah açan diyorum çünkü birincisi her seferinde aynı dilenci aynı her zaman ki yerine -dükkanına- geliyor, ikincisi de caminin çıkış kapısında durduğu yer sanki kendisininmiş gibi zahmet edipte sizin geçmeniz için kenara çekilmeye tenezzül bile etmiyor.

Evet cami önlerinde namazdan sonra tezgah açan dilenciler diyorum ben onlara. Sermayeleri  bitmek tükenmek bilmeyen acındırma duygusu. ''Allah razı olsun abi, yardım edin abi'' diyerek birazda kendilerini mazlumlaştırarak -bazı bayan olan dilencilerin elinde 7-8 aylık bebek- insanların acıma duygularından beyinlerine geçerek sanki masum beyinleri bana para ver dercesine yönlendiriyorlar. Zaten bizim insanımızı anlatmaya gerek yok, sabah cebi bomboş gelen dilenciyi akşam üstü evine cebi dolu para ile gönderiyor.

O akşam gördüğüm dilenci kız da bunlardan birtanesiydi. Hatta o akşam değil her akşam diyebiliriz. Dilenci kız ramazan dolayısıyla yine teravih mesaisi yapmak için caminin çıkış kapısına gelmiş; çıkanlardan para dileniyordu.Hem de öyle bir dileniyordu ki kızın avucu camiden kim çıkıyorsa direk o kişinin önüne gidiyordu. Öyle bir gidiyordu ki sanki dur para ver der gibiydi.Öyle böyle dilenci kız ramazanın da bereketi ile alacağını aldı. Ben camidn çıktım orada beklemeden gittim. Dilenci kız cami boşaldıktan sonra ne yaptı bimiyorum. Belki de yan tarafta daha namazdan çıkmamış cemaatin bulunduğu camiye gitti. Eee ne kadar toplarsa o kadar kar.

Benim asıl zihnimi karıştıran sorulardan biri dilenci kızın konuşmalarından anladığım kadarı ile dilenci kızın zihinsel engelli olması. Sizce zihinsel engelli bir kişi neden dilensin ki? Ya da dilenmeyi kim öğretti? Demek ki kızın ailesi kızın zihinsel engelli olmasını kullanıp daha fazla para getireceği düşüncesi ile kıza dilenmeyi öğretmişlerdi.O akşam ben camiden ayrıldıktan bir iki saat sonra dilenci kızı tekrar gördüm. Tahminim doğru çıkmıştı.Kızın yanın da babası yaşında bir adam kızın kolundan tutmuş evlerine gidiyorlar gibiydi. Evet onların mesaisi bitmişti.Ertesi gün tekrar camilere tezgahlarını açacaklardı.

Dileniyorlar sabah akşam dileniyorlar ve evlerine para götürüyorlar. Peki dilenmek yerine neden çalışmıyorlar? Bunu o dilenci kız için söylemiyorum. O kız zihinsel engelliydi ama ya babası. Babası o akşam gördüğüm kişiyse eğer sapa sağlam bir adamdı. Bir şekilde bir iş bulup çalışabilecek durumdaydı. Ama o çalışmak yerine kızının zihinsel engelli olmasını kullanıp kızını dilendiriyor, hiç yorulmadan para kazanıyordu. İhtiyaç sahibi mi değil mi o bile belli değil. Hangi dilencinin ihtiyaç sahibi olup olmadığını bilemiyoruz ki.Etrafta çoğalan dilenciler yüzünden, gerçekten ihtiyaç sahibi olan kişilere yeteri kadar ulaşılamıyor.Dilenci kız her gün aynı işi yapmaya devam edecek.. Dilenci kızlar, dilenci bayanlar ,erkekler her geçen gün artıyor.

Rabbim asıl muhtaç sahibi kimselere yardımcı olsun.İnşallah şu dilencilik illeti bir şekilde biter. Yanlış anlaşılmasın yardıma muhtaçlara yardımcı olmaya karşı değilim. Kendilerine bakabilecek sağlıkta, durumda olup bunun yerine dilenciliği seçen kişilere karşıyım. Rabbim asıl yardıma muhtaçları karşımıza çıkarsın.Yapacaksak bir yardım tam yerine yapılmış olsun.İnşallah bizlerde ramazanın bereketinden ibadetçe, imanca kazananlarından oluruz. Hayırlı ramazanlar...
        

5 Ağustos 2011 Cuma

EMİRDEN

Bakarsın bir güzele gönülden
Göz yaşı akıtırsın hayaline içten
Seversin ta damardan, derinden
Ve kader onu sana getirir
Sanki emirden
Uğruna ölürsen öldürürsün
Vurur, kırarsın
Şehri yakarsın belki
Hayatını silersin defterinden
Ve kader onu götürür
Sanki emirden
Yine anlamaz akıllanmazsın
Peşine düşersin duygularının ölümüne
Dostlar kırarsın
Ve mutlaka yalnız kalırsın
Bu kez kader seni ona götürür
Sanki emirden
Sonra sevemez olursun kimseyi
Hayaliyle yatarsın gecel
Ellerin boş yüreğin ağzına kadar yar doludur
Bu kezde kader ölüm der
Yine emirden

Atalay Demirci
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...