İbn-i Haldun yeni bir ilim kurduğunu söyler: Umran İlmi.Peki nedir bu Umran ilmi?Tabi bu ilimden günümüzdeki adıyla bahsetmediğim için bir çoğumuz bu ilmi bilmediğini, ilk defa duyduğunu zannedecek.Aslında her insanın birkaç kelime dahi olsa bir şeyler bildiği, biz ilahiyatçıların ise ders olarak fakülte de eğitimini aldığı (benimse son zamanlarda üzerinde yoğunlaştığım), İbn-i Haldun’un tarih ilminin konusunu genişleterek ortaya çıkarmış olduğu, günümüzde ise Auguste Comte’un isim babalığını yaptığı Sosyoloji’den bahsediyoruz.
İbn-i Haldun’un Hint kumaşı haline getirmiş olduğu Umran ilmiyle Auguste Comte güzel bir elbise yapmış ve bunu Sosyoloji adıyla insanlığa sunmuştur.Peki bu ilim neden günümüzde “Umran İlmi” olarak değil de “Sosyoloji” olarak bilinir olmuş?Çünkü biz geçmişte elimizdeki hazinenin, değerli kumaşın kıymetini bilmedik.İbn-i Haldun’un bizlere kazandırmış olduğu Umran ilmini geliştirmek, şekillendirmek için çaba göstermedik.Çünkü zor gelir bize uğraşmak, emek harcamak, uğraş vermek.Zamanımızı bu şekilde kullanmak, o kullanılan zamanı israf etmektir bizim toplumumuzda.Elimizde var olanlar hep bu yüzden, değerini bilmediğimizden, çaba göstermediğimizden gitmedi mi zaten.Ben, sen, biz!Elimizdeki eşsiz kumaşı kullanmasını bilmezsek, o kumaştan harikulade bir elbise yapmak için kumaşın değerini daha da artırıcı bir çaba içerisinde olmazsak eğer ya elimizdeki kumaş zayi olur ya da değerini bilmediğimiz kumaşı elimizden alırlar, bizim yapamadığımız, yapmak için çaba dahi göstermediğimiz elbiseyi yaparlar.Sonra da bize getirip “bak bu bizim eserimiz” derler.Tabi bizde hemen alırız, bizim yapamadığımız, yapmak için çaba göstermeye üşendiğimiz elbiseyi.Hazıra nâzır bir toplumuz ya hani, biz uğraşmayalım da kim uğraşırsa uğraşsın, kim üretirse üretsin önemli değil.
Biz üretmek için çabalamayız, üretileni herkesten önce alır, hayatımızda yer edindiririz.Bize hazır olarak geleni geliştirmek için de bir şey yapmayız.Her zaman elimizdekiyle yetinir, daha güzele ulaşmak için rahatımızı bozmayız.Her adım da ileriye gitmek yerine olduğumuz yerde sayarız hep.Bu durağanlık sayesinde her geçen gün, her geçen saniye üreten değil, tüketen toplum olduk.Aslında hep bu noktada kaybettik.Hep “nasıl olsa birileri yapar” düşüncesi yer aldı zihinlerimizde.
Derslerimizde dahi böyle değil miyiz?Vize ya da final haftası yaklaşır ama bizde bu yaklaşımın bir belirtisi (ders çalışmaya dair bir görüntü) yoktur.Çünkü zihinlerimizde şu düşünce yer edinmiştir “Nasıl olsa birileri not çıkartır.Notu alır, ondan çalışırım.” O birilerinin biz olması için uğraş vermedik hiçbir zaman.
Keşke sadece yaşamımızı sürdürmek için gerekli olan şeylerde dışa bağımlı bir toplum olsaydık.Ama maalesef bizler fikirlerimizi oluştururken, düşüncelerimizi dile getirirken dahi dışa bağ(ım)lı bir toplum olarak yaşamımızı sürdürdük.Düşünceler,fikirler, dışarıdan ‘dikilmiş, giyilmeye hazır elbise’ gibi geldi.Bizlerse sorgulamadan, şikayet etmeden aldık, hayatımızda yer edindirdik bu düşünce elbiselerini.
Belki de bu kadar sözden sonra bana “çok ümitsizsin” diyeceksiniz.Teşbihte hata olmasın, hani bir tabir vardır “çıkmadık candan ümit kesilmez” diye.Tabi ki her zaman bir ümit vardır.Ancak İslam dünyasındaki her ferdin içinde ümit olsa dahi, o ümitlerin peşinden gitmedikçe, çaba göstermedikçe ümitler yeşermez.
Bir gün İslam dünyasının bu durağanlığı nihâyet bulacak, hazıra nâzırlık bitecek ve yetiştiren, üreten, kendi düşüncesini şekillendiren bir toplum olacaktır.O günün gelmesi içinse uğraşmak, çabalamak gerekir.



.jpg)

